, İslam ümmeti ve İslam coğrafyasının bu kadar genişlediği bir zamanda büyük bir öneme haiz ve önemli bir misyonu yükleyen tasavvufi tarikatların çokluğuna rağmen neden bu muazzam İslam ümmetine ve geniş İslam coğrafyasına İslam düşmanları hükmediyorlar?
Osmanlılara kadar her ne kadar iktidardakiler sultanlar ve padişahlar; yönetim biçimleri Saltanat ve Padişahlık ise de İslam dininin yaşanmasında pek bir engel yoktu. Ancak Osmanlılardan sonra İslam düşmanları Müslüman memleketleri işgal etmeye ve hükmetmeye başladılar. Şu anda İslam coğrafyası bir iki istisna dışında İslam düşmanlarının hâkimiyetleri altındadır. Böylesi durumlarda sadece İslam'ın bir cüz’ü olan tasavvuf ve tarikat yoluyla değil; bir bütün olarak “Nebevi Metod” ile mücadele edilir. Nebevi Metod, aynı zamanda tasavvufu da içinde barındırır. Tasavvuf mücadele ile birlikte olduğunda daha da güzeldir. Muvaffakiyet ve zaferin erken tezahür etmesine vesile olur.
Günümüzdeki tasavvuf anlayışı ve tarikatların gerçek durumları ise ciddi bir boyutta ele alınması gerekir. İsim vererek kimseyi itham etmeye hakkımız yoktur. Gerçekten ALLAH rızası için hizmet veren ve “ALLAH’a ulaşmayı amaç” edinen ve ellerinden geldiği kadar etraflarına da faydalı olanlar vardır. Ancak bir vakiiyet olarak İslam ümmeti içerisinde bu tasavvuf ve tarikatlar minvali üzerinde var olan bazı gerçekleri de görmek gerekir. Tasavvuf ve tarikatlarda, babadan oğula geçer bir metodun ihdas edildiği, dünyevi meta’dan uzaklaşma ve nefsi tezkiye esas iken, terk yerine toplamanın, yığıştırmanın ve dünyevi lezzetlere gark olmanın tercih edildiği, bazı endişe ve çıkarlardan dolayı gerçekte İslam düşmanları olan partilere destek verildiği, İslam düşmanlarının kendi emellerine alet ettikleri birer araç haline dönüştürüldüklerine maalesef şahid olmaktayız. İslam düşmanlarının İslam ümmeti üzerindeki projelerinden biri olan; kıyam ve şehadet ruhunu yok etmek için kullanılan kesimler de mevcuttur. “biz siyasete karışmıyoruz, kimsenin de karışmasını tavsiye etmeyiz” deyip Müslümanların siyasetten uzaklaşmalarını ve boyundurukları altında bulundukları yönetimlere koyun-misal uslu vatandaşlar olmasını tavsiye edenlerde vardır. Ne yazık ki, bunlar birer vakııyyettir.
İslam düşmanlarının körükledikleri zulüm, cehalet, fısk ve fücurat ateşinin İslam ümmetini kasıp kavurduğu, bu ateşin evimizin içine girip dinimizi, imanımızı ve namusumuzu yaktığı bir ortamda nebevi metod ile karşı koymaktan başka çare yoktur. Burada tasavvuf ve tarikata bakışımız; Rasulullah (sav)'in metodu doğrultusunda olmalıdır. O (sav), nefsi arınma, seyr-u sülük mihverinde arş-ı âla’ya, sidret-ul muntehaya çıkıp yüce ALLAH ile perdesiz mükaleme yapmasına rağmen ümmetini unutmamıştır. Hallac-ı Mansur, vahdet-i vücud derecesine ulaşmasına rağmen halkını unutmamıştır. Bu asırda Rasulullah (sav)'ın metodu etrafında birleşmek, davet ve tebliğ ekseninde mücadele verirken nefsi terbiye, rızayı ilahi ve ALLAHa kavuşmak esas alınmalıdır. Tasavvufi tarikatların asli fonksiyonlarına avdet etmeleri, irşad, davet, tebliğ, İslam’ı yaşama, güzel ahlak, ALLAH rızası ve ALLAHa ulaşma yolunda hizmet etmeleri, zalim sulta ve düzenlere karşı korkusuzca İmam Rabbani (ks) gibi kıyam etmeleri gerekir.
Bu vesile ile, Şah-ı Nakşibendi (ks)’nin Evrad-ı Kudsiye ve Şeyx Abdulkadir-i Giylani (ks)’nin Tazarru ve Niyaz duaları her İslam davetçisinin mahsus vakitlerde okuyarak nasiplenmesi gereken çok âli dualar olduğunu hatırlatıyor ve herkese tavsiye ediyorum.