Bektaşilik olmasın diye şii alimlerin üç halifeye halife dediklerini ispat için Ayetullah Şerefuddin Hüseyninin EL MÜRACAAT adlı eserinden 82 MEKTUB u olduğu gibi aktardık. Konumuz mektupta söz konusu edilenler olmadığı halde, şii alimlerin üç halifeye halife dediğini göstermek için mektubu olduğu gibi aktardık.
Halbuki Elmeddin kardeşimiz bu mektubu çok iyi de bilmektedir. Burada Ayetullah Şerefuddinin üç halifeye halife dediğini bildiği halde, bizden, hangi şii alimi 1.2. 3 ye halife demiştir diye bizden cevap istemişti. İşte cevabı kardeşim. Şimdi ne buyururlar acaba?
Mektubun içeriğine de dikkat ederlerse islami bir otoritenin başında kimler olursa olsun, genel islamın maslahatı için ne kadar önemli olduğuna güzel bir delildir. Bu da meselenin başka bir yönü. Forumda başkalarının mesajlarını bulma imkanı olmadığından dolayı böyle bir yolu tercih ettik. Keşke herkesin mesajına ulaşabilme imkanı olsa da, bu tür teknik aksaklıklar olmasa.
MEKTUP 82 30 Sefer 1330
İttifak Akdedilmemiş, Niza Da Sona Ermemiştir
Herkesin Ebu Bekir'e sonradan muvafakatte bulunup yardımcı olması meselesi başka, bir şey olup onun hilafeti üzerine anlaşmak meselesinin sıhhati başka. Bu ikisi, aklen ve şer'en birbirlerinden ayrı şeylerdir. Hz. Ali, Masum çocukları ve torunlarının, İslamiyet'te sulta sahiplerine nasıl yardımcı olunacağı hususunda malum bir görüşleri vardır. Söylediklerinize cevap olsun diye size onu zikredeceğim, onun özü şudur: Onların görüşle
251
rine göre, İslam ümmeti, kendisini bir bayrak altında toplayacak bir devleti olmadan, şeref ve izzet sahibi olmaz. O devlet mutlaka onun açıklarını kapatacak, düşman baskınına karşı zayıf cihetlerini koruyacak, kısacası onun bütün işlerini takip edecek. Ve bu devlet, elbette kendisine canlarıyla ve mallarıyla yardımcı olacak halk ve kamu olmazsa ayakta duramaz. Eğer devletin meşru sahibinin eline düşmesi mümkün olursa ki, Peygamberin (s.a.a) hakiki vekili odur. Tayin edilmesi gereken zaten ondan başkası değildir.
Yok buna imkan olmaz ve Müslümanların başına başka biri gelirse, İslam'ın izzeti, himaye ve muhafazasını temin etmek için, ona yardımcı olmak yine ümmete vaciptir. Zira İslam'ın bölünmesine neden olmak hiçbir şekilde caiz değildir. Hatta o başa gelen, solgun bir köle bile olsa ona hakkıyla bir halife muamelesi yapmak gerekir. Ona arazi vergisini, davar zekatını ödediği gibi hakiki halifeye karşı ne kadar mükellefiyetler varsa hepsini çekinmeden yerine getirir. Hz. Ali ve oğullarıyla torunlarından gelen pak imamların mezhebi budur. Bunu daha önce ,Peygamber de açıklarken şöyle demişti: (1) "Benden sonra başınıza gelecek bazı kimselerden size çok yabancı gelecek davranışlara şahit olacaksınız" Ona sorarlar: "Peki bizden o günde yaşayıp, o davranışları görenlere ne tavsiye edersin Ya Resulullah ?" der ki (s.a.a): "Üzerinize düşen hakkı yerine getirmenizi, size ait olanı da ALLAH'tan dilemenizi." (831) Buna istinaden Ebu Zer-i Gaffari (r.a) şöyle derdi: (2) "Bana Habibim Resulullah (s.a.a) söz dinleyip itaat etmemi tavsiye etti. İsterse amirin solgun bir köle olsun."
Selerne el-Cu'fı (3) soruyor: Ya Nebiyellah! Eğer başımıza, haklarını bizden isteyip hakkımızı men eden amirler gelirse, ne yapmamızı emredersin?" Der ki (s.a.a): "Siz, size düşen ne ise ondan sorumlusunuz, onlar da kendilerine düşenden sorumludur "." Ve Huzeyfe b. el-Yeman'in hadisinde diyor ki (s.a.a): "Benden sonra, benim yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimi takip etmeyen imamlar türeyecek, onlardan başa geçecek bazıları var ki, vücutları insan vücudu, kalpleri ise şeytan kalbidir. "
Huzeyfe (r .a) soruyor: Onların zamanına kadar yaşarsam, nasıl davranayım ya Resulullah? Peygamber (s.a.a) şu tavsiyede bulunuyor: "Söz dinleyip itaat edeceksin hatta sırtına vurup malımı alsalar bile. "Ve hadisler bilhassa Ehl-i Beyt yolundan bu hususta mütevatirdir. Onun için bağırlarına taş basarak sabrettiler. Bu mukaddes ve benzeri emirlere riayet etmek için. Bilhassa Peygamber'in (s.a.a), ümmetin selameti ve devletin sultası için her türlü eziyete tahammül etme tavsiyesine uyarak, baştakileri hep doğruyu yapmaya ve hakikati görmeye doğru yöneltmeye çalışmayı vazife edinmişlerdir. Kaldı ki onlar kendilerine ait olan makamı işgal etmiş ve kendilerini her türlü acıya maruz bırakmışlardır. Buna rağmen sırf vermiş oldukları vaadi, akdettikleri ahdi yerine getirmek ve vacip olana şer'i ve akli yönden uymak ve daha mühim olanı, mühim olana tercih etmek için onlara yardımcı olmaktan geri kalmamışlardır. Bunun içindir ki, Emir- El Müminin Hz. Ali, her üç halifeye de nasihatinin en halisini esirgememiş, onlarla meşveret ederek içtihatta bulunmuşlardır. Onun, hayatını takip eden herkes bilir ki, hilafetteki hakkından ümidini kestikten sonra kendiliğinden mütareke yoluna girip, emir sahipleri ile barışmayı yeğ tutmuştur. Kendine tavsiye edilen tahtı, hep onların avucun da olduğunu görmüş, buna rağmen ne onlarla savaşınış, ne de onlarla kakışmıştır.
Aynı zamanda kendisini iki musibet arasında bulmuştur; bir tarafta hilafet, ahitleriyle naslarıyla, yüreği kanatan acıklı bir sesle ona sesleniyor, diğer tarafta, fitneyi körüklemeye hazırlanan münafıklar, Arapların dönmesine neden olması onu endişelendiriyordu. Zira Medine'de hala nifak sokmaya alışmış, münafıklar mevcut olduğu gibi, şehrin etrafındaki yörelerde de bir sürü münafık Araplar vardı. O Araplar ki, o kadar nifak ve küfür ehli idiler ki Kur'an-ı Kerim onlan bir kaç ayetle tarif etmiş ve ehli imana, onları tanıtmalarını tembih etmiştir. Nitekim Peygamber'in (s.a.a) vefatından hemen sonra bir çoğunun baş kaldırıp dönmeye hazırlandığı görülmüştür. Hatta İslam'ı ortadan kaldırma hazırlığını tasarlayan Müseylime el-Kezzab, Tulayha b. Hüveylid ve Secah bint-i el Haris gibi bazı yalancı peygamberler bile türemeye başlamıştır. Ayrıca Rum ve Fars hükumdarları da Peygamber'in (s.a.a) vefatını fırsat sayıp, İslam ve müslümanlara karşı besledikleri kin ve nefretlerini artık gizlemeye lüzum kalmadığına kanaat getirmiş ve İslamiyet'i temelinden yıkma teşebbüsüne girişmişlerdir. Yalnız onlar değil. Onlardan başka daha nice unsurlar Peygamber'in (s.a.a) ruhu Refık-i Ala'ya yükseldikten sonra islam aleminde karışıklık olacağını ve bu karışıklığın kendileri için büyük bir fırsat sayılacağına inanıyor ve bu fırsatı değerlendirmeye hazırlanıyorlardı. İşte Hz. Ali bu iki tehlike arasında kalmış ve hilafet hakkını İslam'ın yaşaması uğruna bir kurban gibi feda etmekten başka yapacağı bir şey kalmamıştı. Zaten onun gibi birinin böyle yapması doğaldı. Böyle yapmıştır ve niza bitmiş, ortalık durulmuş ve Ebu Bekir'le arasındaki ihtilaf kalkmıştır. Dinin korunması ve İslam'ın birliği için sabretmesi lazımdı, sabreder. Hem bütün Ehl-i Beyt'i ve Muhacir ve Ensardan kendisine tabi olanlarla beraber. Evet sabretmiştir. Gözündeki çöpe, boğazındaki kılçığa rağmen.
Fakat Ensar'ın efendisi Sa'd b. Übade, hiç bir zaman iki halife ile barışmamış ve ne bir Cumada, ne de bir bayramda onlarla buluşmamıştır. Hatta onların dediğini demez, emir ve yasaklarını zerre kadar dinlemezdi. Nihayet ikinci halife devrinde, "havran" denilen bir vadiden geçerken bir suikastle öldürülürse de onu cinler öldürdü derler. Sakife günü ve ondan sonraki günlerde bir çok sözleri vardır, burada zikretmeye lüzum görmüyoruz.(4)
Yine Onun Ensar'dan olan, (Hubab b. Munzir ve benzeri) arkadaşları ise, zora ve kuvvete teslim olmaya mecbur kalmışlardır. Hiç, kılıçtan ve ateşle yakılmaktan korkup (5) biat etmek inanca atfedilir mi? Ve Peygamber'in (s.a.a)"Benim Ümmetim hata üzerine birleşmez" sözüne tasdik ve şahit olacak mahiyette midir? Bunun fetvasını siz verin ve ecri size ait olsun. Vesselam . (ş)
DİPNOT
1- Müslim Sahihi (c. 2 s. 118) ve daha bir çok sihah ve sünenler.
2- Maslim Sahihi'nde tahric ettiği gibi bir çok sihah ve sünenlerde mevcuttur.
3- Müslim ve başkaları Seleme'den tahric etmişlerdir.
4- Sa'd b. Ubade'nin künyesi Ebu Sabittir. Akabe biati ehlinden olup Bedir Vakası ve başka vakalarda Peygamber'in yanında bulunmuştur. Ayrıca Hazreç kabilesinin efendisi ve nakibi idi. Ensar'ın reisi ve en cömerti idi. Bahsini ettiğimiz sözleri siyer ve haber kitaplarında taşkın vaziyettedir. Bunlardan İbn-i Kuteybe'nin el İmame ves Siyase Tabarani'nin, Tarih 'i İbn-i Esir'in Kamil'i ve Cevheri'nin "Sakife" kitabı sizi tatmin etmeye yeterlidir.
5- Hz.Ali'yi evini yakmakla tehdit etmeleri kesin olarak sabittir. Sizi tatmin etmeğe şu kaynaklar yeterlidir: İbn Kuteybe el İmame ves Siyase, Taberi, Tarih, İbn-i Abdurabbih el İkd'ul Ferid, Cevheri "Sakife" kitabı, Nehc'ül Belağa şerhi İbn-i Ebi'l Hadid, Muruc'uz Zeheb el Mesudi, Şehristani, el Milel ven Nihel. Bu olay o kadar meşhur ki, "Nil Şairi" lakabıyla tanınmış Hafız İbrahim 'in "Ömeriye" kasidesiyle ne güzel dile getirilmiş. "Ömer'in Aliye söylemiş olduğu bir söz var ki onu işiten de söyleyen de ne mükerrem ve muazzamdır: Sana acımadan evini yakanm, eğer biat etmezsen, evinin dahilinde Hz.Mustafa'nın kızı olsa dahi. Bu sözü Ömer'den Başka kimse söyleyemezdi elbet. Arapların hamisi ve cengaveri önünde. "İmama karşı muameleleri budur işte. Bizce o fikrini açıklamadan önce yapılan biat icma ile yapılmamıştır dolaysısıyla da hüccet sayılmaz. Şu halde mahiyeti bundan ibaret olan icmanızla bizim aleyhimize nasıl ihticaca kalkarsınız ey insaf sahipleri?