
Aslında sinemayla çok fazla ilgili olduğumuz söylenemez. İnançlarımızla ölçüşen, mukaddes değerlere hakaret içermeyen, bel altı konuşma ve esprilerden nemalanmayan kaliteli film sayısı maalesef çok az.
Pek nadir de olsa muhafazakâr çizgiye yakın ve bu paralel de hazırlanmış çalışmalar izleyici karşısına çıkabiliyor. Bu tür çalışmalar belki de verilen mesaj sanılanın çok altında hatta tersi durumda olsa bile seyredilebilir türden addedilebilir.
Geçtiğimiz yılın sanırım en çok izlenen filmi ‘’Newyork’ta Beş Minare ‘’ adlı film oldu. Ses sanatçılığından beyaz perdeye transfer olan ve hatta bu kulvarda oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik gibi zor bir görevi de üstlenen Mahsun Kırmızıgül’ün bu filmini birçok açıdan eleştirilebilir buldum.
Film; dini şiddet! ve hoşgörü; ılımlı İslam ve radikal yaklaşımların zıtlığı üzerine temellenmiş. Bitlis, Newyork ve İstanbul üçgeninde ilginç görüntülere yer verilmiş.
Mahsun Kırmızıgül, filmin on bir senelik bir projesi olduğundan bahsediyor. Kendisinin üçüncü filmi... Filmde görüntü ve aksiyon olarak Hollywood sinemasına benzer efektler sergilenmeye çalışılmış. Bu noktada kısmen başarılı sahneler çekildiği söylenebilir. Tabi içerik ve senaryonun bu denli kuvvetli olmadığı dikkatlerden kaçmıyor.
Uzun yıllar önce bir kan davası neticesinde abisi öldürülmüş Fırat( Mahsun) dini cemaatler içerisinde ajanlık yapan bir emniyet mensubudur. Tek amacı babasını öldüren ve uzun bir süredir ABD’de yaşayan kanlısından intikam almaktır. Ve bunu gerçekleştirmek için de Hacı Gümüş’ü (kanlısı) amirlerine, takipte oldukları dini cemaatin ‘’Deccal’’ lakabını verdikleri lideri olarak lanse eder. Amacı resmi yolla Hacı’yı Türkiye’ye getirip ömür boyu hapsedilmesini sağlamaktır. Görevini ve tüm gücünü bu uğurda kullanır. Gerekli işlemler yapılır ve hakkında kırmızı bülten çıkartılan Hacı’yı teslim almak için Fırat ve yakın mesai arkadaşı ABD’ye gider. Hacı ise burada Hıristiyan bir bayanla evlenmiş, Jasmin adında ve o sıralar bir Hıristiyan gençle düğünü olacak bir kızı vardır. Hacı’nın nezdinde ılımlı İslam mesajları verilir. İslam dininin barış ve hoşgörü dini olduğu vurgulanır. Uzun yıllardan beri ABD’de olan Hacı Gümüş’te Bitlis şivesi ve hoşgörü mesajları dışında geçmişine ait hiçbir iz göze çarpmamaktadır. Eşi, kızı, evi her anlamda tam bir batı yaşayışı hâkimdir. Hacı ‘’ALLAH’a giden farklı yollar vardır, Hepimiz aynı ALLAH’a inanıyoruz cümleleriyle son yıllardaki çarpık diyalog anlayışının temsilcisidir. Türkiye’den gelen polislere yardımcı olan FBI şefi 11 Eylül olaylarında abisini kaybetmiştir. Bu nedenle tüm Müslümanları terörist olarak görür.
Özetle Hacı’yı Türkiye’ye getirip sorgularlar, kendisinin Deccal olduğunu kesinlikle kabul etmez ve böyle işlerle hiçbir alakasının olmadığını dile getirerek ılımlı mesajlarına devam eder. İntikam duygularıyla onu sorgulayan Fırat’ın tek amacı bu suçları Hacı’ya kabul ettirip onu hapse koymaktır. En son Hacı’ya kendisini tanıtır ve yıllar önce babasını nasıl öldürdüğünü sorar. Aslında Hacı masumdur, söz konusu cinayeti abisinin işlediğini ve o sıralar çocuk yaşta olduğundan abisinin suçu zorla kendisinin üzerine attığını söyler. Bunun üzerine Fırat’ın kin ve intikam duyguları bir anda söner. Tam bu arada emniyet yetkileri Fırat’ın daha önce mahkeme kararıyla soy ismini değiştirdiğini Hacı Gümüş ile aralarında kan davası oluğunu öğrenir. Fırat da gerçeği itiraf eder. Operasyonlara tekrar başlanır ve gerçek Deccal yakalanır.
Olayın asıl mesajı ise bana göre bu karede saklıdır. Deccal ve Hacı Gümüş yan yana iki hücrededir. Deccal din adına her türlü cinayeti mubah gören zihniyetin lideridir. Uzun sakallı, cübbeli, kin dolu bakışlara sahip bir figür… Hacı Gümüş ise çağdaş, sakalsız, şık giyimli, sevgi dolu bakışların kaynağı... Kendisine bunca haksızlığı reva görenleri bile bir çırpıda affedebilecek bir ermiş… İslam dininin hoşgörüden ibaret olduğunu, Peygamberimizin sadece kendisini savunmak amacıyla ve hayatı boyunca sadece iki ay savaştığını dile getirir. Deccal’ın okuduğu cihad ayetlerine hoşgörü kokan cümleleriyle cevap verir ve onu susturur. Bu fotoğraf, filmin genelinin oturduğu düzlemi oluşturuyor.
Hacı Gümüş o kadar dindar ve hoşgörülüdür ki eşi ve kızı Hıristiyan’dır. Boyunlarındaki haçlarını gururla taşımaktadırlar. Kızını İslam’da kesin hüküm olmasına rağmen bir Hıristiyan’a verir ve kilisede kıyılan nikâhlarını şefkat ve sevgi gözyaşlarıyla, gururla izler. Hacı Hıristiyan eşini(!) arkadaşına öptürecek kadar geniş düşüncelidir!
Deccal’ın terörist adamları sakallı, şalvarlı; Hacı’nın müritleri ise modern, takım elbiseli ve iş dünyasının önemli isimleridir.
Filmin sonunda ise masumluğu anlaşılan Hacı Gümüş serbest bırakılır. Ona karşı mahcup olan Fırat onu ve eşini Bitlis’e götürmeyi teklif eder. Hacı yıllardır Bitlis’e gelmemiştir. Memleket geldiklerini duyan Fırat’ın camiden, namazdan çıkan sakallı dedesi Fırat’tan Hacı’yı vurmasını ister. Fırat ise onun suçsuz olduğunu söyleyip Hacı’yı yıllardır ayrı kaldığı annesinin evine götürür. Film dedenin elinde silah, evi basarak Hacı’yı öldürmesiyle son bulur…
Film’in adında ve sahnelerinde Bitlis geçiyor. Yalnız üç yüzden fazla sinemada gösterime girip yaklaşık dört milyon kişinin izlediği ‘’Newyork’ta Beş Minare’’ adlı filmin, hiç sineması olmayan Bitlis’te henüz seyredilememiş olması da yine akıllarda kalan bir başka anekdot oluyor.
Filmden zihnimde kalan ve beğendiğim bir repliği ile yazımı tamamlamak istiyorum.
• ''Doğarken ezanımız okunur namazımız kılınmaz, ölürken de namazımız kılınır ezanımız okunmaz. Doğarken okunan ezan öldüğümüzde namazımızı kıldırır, zaten ömür ezan ile namaz arasındaki süre kadardır.''
Emrullah Can